Tost

Pek çoğumuz bir yemeği ne zaman ve nerede ilk defa yediğimizi çok nadir durumlarda hatırlarız ve bu bizim için çoğu defa bir anlam taşımaz. Ancak bazı durumlarda bu yemekler veya benzer bazı olaylardaki “ilk”ler hayatımız boyunca canlı olarak saklayacağımız anılarla süslenir ve daima o anı yaşatan bir sahne halinde hafızamızda yaşarlar. Öyle ki ender ama çok zengin, bazen sevinçli bazen üzüntülü bu anılar geçen zamanla birlikte değişik anlarda, olaylarda yeniden ve belki de kendi gerçek anından bile daha güçlü duygularla yaşanır ve insan hayatında yeni yollar, arayışlar yaratan duygulara dönüşebilirler.

 

Sizleri bilmiyorum ama ben ilk tostumu ortaokul birinci sınıfında iken yedim. Ailemizin o dönemde yaşadığı geçim sıkıntısı içinde bizim zaten dışarda yemek yeme lüksümüz olmadığı gibi o dönemin genel yaşam kültürü içinde de en azından geliri orta ve alt düzeyde olan aileler için zaten böyle bir şey söz konusu değildi. O nedenle benim ev dışında bir yerde pişirilmiş ve hazırlanmış bir yiyeceği yemiş olmam fevkalade başlı başına bir serencam olarak görülebilirdi. Belki simit ya da patlamış mısır gibi yiyecekler gittiğimiz 23 Nisan gösterilerinde ailemiz tarafından alınmış olsa da bu tost kendi başıma sipariş verip pişirttiğim ve hayatımda ilk defa tattığım bir yiyecek olmuştu. Bu anıyı burada öykü haline dönüştürmem doğal olarak sadece bu nedene dayalı değildi. Ortaokulun ilk sınıfında okuyan ve kendi sınıfındakilerden bile yaş ve bedenen küçük ve güçsüz olan bir öğrencinin oldukça büyük ve kalabalık olan bir okulun tek kantininde üst sınıflardaki öğrencileri aşıp çekine çekine kantin görevlisine bir tost siparişi verebilmiş olması gerçekten büyük ve ulaşılamaz bir başarı idi. Kalbim gerçekten heyecandan yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Cebimde sıkı sıkı sakladığım yirmibeş kuruşu uzatıp bir sucuklu tost siparişi vermiş ve bir türlü uslu durmayı beceremeyen üst sınıfların öğrencileri arasında bu isteğimi gerçekleştirebilmiştim. Siparişimi alıp bir köşeye çekilmiş ve bütün öğle tatili boyunca gerçekten hiç bitmesin diyerek neredeyse koklaya koklaya yemiştim. Bu benim için eşsiz bir deneyim olmuştu ancak daha önemli olan ise bundan sonrasıydı. İlk defa tattığım bu yadsınamaz lezzet küçücük dünyamda büyük bir düşünceye yol açmıştı. Paylaşmak ve sevindirme duygusu benden üç yaş küçük olan kardeşime de bu tosttan götürme arzusu doğurmuştu. Ancak bunun için yeniden bir yirmibeş kuruşumun olacağı günü beklemeliydim. Nitekim bir süre sonra artırdığım paralarım yirmibeş kuruşa ulaştığında bir öğle tatilinde yeniden o mahşeri kalabalığa sahip kantine gidip bütün engelleri aşıp bir sucuklu tost siparişi verebildim. Gazete kağıdına sarılarak verilen kenarı yağlanmış hafif sucuk kokan ve neredeyse taş gibi kurumuş olan tostu alıp doğruca sınıfa gittim. Kimseye göstermeden o kocaman ve hep zor taşıdığım kahverengi çantamda kitapların arasına sıkıştırdım. Öğleden sonraki derslerde sıramız hafiften sucuk kokuyor olsa da sanırım kimse pek ilgilenmedi. Daha sonraki günlerde de o sırada çantamda olan kitap ve defterlerim de hafif bir sucuk kokusu ile günlerini geçirdiler. Evimizde o güne dek sucuk yemeyi bırakın hiç tatmamış birisi olarak bu koku belki de asla hiç kaybolmasın dediğim bir koku olabilirdi. Öğleden sonraki dersler sanki daha uzun gibi geldiler o gün bana, insan bir şeyi gerçekleştirmeye çalışırken pek çok defa saatler akmaz gibi duruyordu. O günde benim için o dersler öyle idi ve sonunda paydos zilinin çalması ile hızla eve doğru yola çıktım. Benim için ne muazzam bir başarı idi. Para biriktirip yirmibeş kuruşu tamamlamış, o kadar engelli bir parkur olan kantinde sipariş vermiş ve aldığım siparişi hiç kimseye göstermeden çantamda okul çıkışına kadar saklayabilmiştim. Sanırım her akşam yorgun argın ve çok ağır bir çanta ile yarım saatte aldığım yolu o akşam on beş yirmi dakikada aldım. Eve girer girmez elbiselerimi çıkarmadan hemen çantamı açıp kardeşime tostu verdim. Gerçekten en az benim kadar onun içinde ilk defa tadılan bir yiyecekti. Sucuk ve tost ilk defa tanıştığımız kelimeler olmuştu. Kardeşim sert ve iyice kurumuş olan tostu bir çırpıda bitirdi ben ise onu hayranlıkla izledim ve sanırım belki de biraz gurur duydum kendimle, sadece kendimi düşünmeyip onun için bir şeyler yapmıştım.

 

Hayatımızın daha sonraki dönemlerinde belki defalarca tost yedik ama her ikimiz için de o tat ve lezzet daima bambaşkaydı. Benim için damağımda taşıdığım bu eşsiz lezzet duygusu sucuğun tadından öte başarı ve paylaşma arzusunun bir gerçeğe dönüştürülebilmiş olmasında saklıydı. Sanırım başardım… İnsan bu duyguları ve arzuyu yüreğinde taşıdığı sürece başarısızlık gibi bir kelimeden bahsedilemez diye düşünüyorum.

 

Bugün 23 Nisan… Bu öyküyü ilkokul hayatım boyunca her 23 Nisan töreninde yavrukurt olarak çıktığım ve yürüdüğüm günleri yad ederek yazdım. Yıllar bizi zamanın değişmeyen çarkında öğütmeye devam etse de güzel anılarımızı, duygularımızı daima taze tutabilme şansını da sunuyor.

 

Bayramınız kutlu olsun sevgili çocuklar… Hayal kurun, çalışın, gerçekleştirin ve paylaşın… Ancak iz bırakabilirsiniz. Unutmayın ki dünya kurulduğundan beri üç grup insan yaşamıştır. Birinci grupta insanlar, insanlık ve yaşam için iyi şeyler yapıp iz bırakanlar, ikinci grupta herkes için, insanlık için kötü şeyler yapanlar, acı ve üzüntü verenler, üçüncü grupta ise ikisi arasında yer alan ve hiçbir zaman hatırlanmayanlar. İz bırakanlar birinci ve ikinci gruptakiler şüphesiz… Siz daima güzel şeyler yapın ve birinci gruptakilerden olarak iz bırakın…

 

Hepinizi öpüyorum…


Okunma Sayısı : 659