Penceredeki Işık

-MESUDE ÇAĞLAYAN-

1918-2011

Her gün güneş kuytuya çekilip yerini giderek karanlığa bırakırken dünyada milyonlarca pencerede ışıklar bir bir yanmaya başlıyorlar. Değişik renklerdeki bu ışıklar bazen güçlü bazen zayıf bulundukları mekanı aydınlatırlarken, bazen de pencerelerden bulundukları mekanın dışına taşıyorlar. Üniversite yıllarında akşam dönüşlerinde evlerin pencerelerinden sokağa ve gökyüzüne yansıyan bu ışıkları gördükçe bu evlerde mutlu insanlar hayal ederdim. Bu evlerde çocukluğumuzda ilkokul okuma kitaplarında sıkça yer alan bir görüntüyü düşlerdim. Bu resimlerde pek çoğunuzun hatırlayacağı üzere güzel bir halı üzerinde oynayan çocuklar, köşede sobanın ya da kalorifer peteğinin yanında uyuyan kedi, sallanan koltukta örgü ören babaanne ve ev sahibi anne baba başlıca rolleri paylaşan ve daima mutlulukla yazılmış bir senaryoyu oynayan bireyler olarak yer alıyorlardı. Benim için sokağa ya da gökyüzüne mutluluk taşıyan pencerelerdeki bu ışıkların anlamı uzun süre bu bakışta devam etti ya da ben açıkçası pek belli edip dile getirmesem de bu anlamı taşımasına göz yumdum. Ancak aslında gerçek farklıydı ve bu ışıkların her zaman ve her bireye aynı duyguları yansıtmayacağını, yansıtamayacağını veya tamamen başka anlamlar taşıyabileceğini yıllar sonra öğrendim veya belki de bunu kabul etmek zorunda kaldım.

İkibinli yılların başında muayenehanemi Ankara’da Konur sokağa taşımıştım. Sokağın orta kısımlarında yer alan ve sokaktaki pek çok binaya göre görece daha iyi ve yeni sayılabilecek modern bir binaydı. Asansörü ve otoparkı vardı. Epey bir yerleşme ve çevreye alışma döneminden sonra yavaş yavaş komşularımı tanıma fırsatı buldum. Dar bir sokak olan Konur sokakta karşı kaldırımdaki evleri yakından detayı ile görmek mümkündü. Yolun diğer tarafındaki binada salonumuzun tam karşısına gelen bir dairenin perdelerinin tamamı neredeyse sürekli kapalı dururdu. Mutfak balkonu olarak tahmin ettiğim balkona zaman zaman yaşlı bir hanımefendi bazen de çok nadir de olsa genç kızlar kısa sürelerle çıkıyorlardı. Perdeleri kapalı olan bu daire ister istemez varla yok arasında bir hayatın izlerini taşıyan sırlarla dolu bir görüntü çiziyordu. Aynı binanın altındaki büfenin sahibi ve onun komşusu çerçevecinin sahibi binada daha eski oldukları için onlara sormaya karar verdim. Ancak ben daha buna fırsat bulamadan bir gün bir yaşlı hanımefendi muayenehane telefonumdan arayarak bir şey sormak istediğini belirti. (Muayenehane tabelası sokak tarafında yer aldığı için telefon numaraları zaten orada çok net olarak görünüyordu). Hemen karşımdaki dairede oturduğunu kimsesi olmadığını ve yalnız yaşadığını, dışarı çıkmakta çok zorlandığını ve tansiyonun ölçtürmek istediğini bunu evine gidip yapıp yapamayacağımı sordu. Hiç düşünmeden bunu memnuniyetle yapacağımı söyledim. İlk fırsatta hemen evine gittim. Dairesine çıkmadan giriş katta yer alan büfenin sahibine bu hanımefendiyi tanıyıp tanımadığını sordum. O da bana o dairede çok yaşlı ama yaşından beklenmeyecek derecede dinç bir bayanın yalnız yaşadığını, çok emin olmamakla beraber daha önce opera sanatçısı olduğunu duyduğunu söyledi. Yukarı çıktım, kapıyı çaldım. Kapıyı çok şık giyimli, çok nazik ve yüzünden zerafet akan yaşlı bembeyaz kıvırcık saçları olan bir hanımefendi açtı. O ana kadar karşılaştığım bu hanımefendinin adını bile bilmiyordum. Kapı zilindeki ismini okudum. Aslında ben bilmeden Cumhuriyet döneminin önemli şahsiyetlerinden birinin evine gitmişim ki bunu çok sonra anladım.

-Buyrun doktor beyciğim sizi buraya kadar yordum, dedi.

Bende rica ederim hemen yolun karşısı size yardım edebileceksem ne mutlu dedim. Beni içeri buyur etti. Daha sonra tansiyonunu ölçtüm, bana çikolata ikram etti ve defalarca teşekkür etti. Ayrıldım ve muayenehaneye döndüm. Bu gerçekten soylu, nazik ve baştan başa zerafet içindeki hanımefendinin yaşamı ve geçmişi beni çok meraklandırdı. Sonra adı ve soyadı ile bazı bilgiler elde ettim. Mesude Çağlayan. Aydınlık, modern bir cumhuriyet kadınıydı. Evet bu hanımefendinin adı Mesude Çağlayan’dı. Türkiye'nin ilk opera sanatçılarından biri olan soprano Mesude Çağlayan, 1940 yılında, Ankara Halkevi sahnesinde konservatuvar öğrencilerince gerçekleştirilen ilk opera temsilinde, Puccini'nin Madama Butterfly operasının ikinci perdesinde 'Cio Cio San' rolünü üstlenmişti. Bu rolü üzerine Çağlayan'a Japon hükümetince teşekkür ile 'Butterfly Bebeği' ve Çağlayan'ın o temsillerde giydiği kimonosu kendisine hediye edilmişti. Yani sanatı ile değer olmuş bir komşum vardı. Bakımının kontrolünü İstanbul’da yaşayan bazı akrabaları uzaktan kontrol ile sağlıyorlardı.

Mesude hanımla dostluğumuz giderek ilerledi, onu sık sık ziyaret eder olmuştum. Bayramlarda ve önemli günlerde hatırını sormak için mutlaka uğrardım. Yalnızlıktan hep şikayet ederdi. Zaman zaman evine üniversite öğrencilerini alırdı. Öğrenciler iskan sorunlarını çözerken o da yalnızlığını paylaşırdı, ama bu öğrenciler çok uzun zaman kalmadıkları için Mesude hanım çoğu zaman yalnız yaşardı. Bir gün bana hediyeler alıp bir kutu çikolata ile göndermişti. Çok önemsediği ve çok fonksiyonel olan bir çakısını bana hediye etti. Hediyelerine teşekkür etmek için evine gittiğinde bana ;

-Biliyor musunuz doktor beyciğim, sizin pencerelerinizdeki ışık benim için büyük bir nimet, ışıklarınız yandığı zaman ben bu koskoca, kapkaranlık ve neredeyse tamamı işyeri bu sokakta yalnızlığımı unutuyorum. Benim için ışıklarınız çok önemli, onlar beni hayata bağlıyorlar. Işıklarınız hep yansın dedi. Çok etkilendim. Benim sadece aydınlatma için kullandığım ışıklar bir başkası için hayata bağlayan, güven veren bambaşka anlama bürünmüştü.

Bir bayram günü çikolata alıp bayramını kutlamak için gittiğimde kapıda ağlamaklı bir sesler beni karşıladı. Yine o nezaketi ve zerafeti ile ağlayarak, -doktor beyciğim biliyor musunuz beni huzurevine yollamak istiyorlar. Ben orada yaşayamam ölürüm. Ben böyle iyiyim kendi işlerimi görüyorum dedi. Açıkçası ne diyeceğimi bilemedim, genellikle insanlar yaşlandıkça başka yerler ne kadar rahat, konforlu ve iyi olursa olsun kendi mekanlarında kalmayı tercih ediyorlar öleceksem burada öleyim diyorlardı. Bana epey uzun bir süre ağladı, onu teselli etmeye çalıştım. Ancak daha sonraki günlerde onun bütün üzüntüsüne, karşı koymasına ve istememesine karşın yakınlarının kararı değişmedi. Evi kapatılarak şehir dışındaki bir huzurevine taşınmasına hazırlık yapılmaya başlandı. İşte o günlerde talihsiz bir şekilde Mesude hanım düşerek kalçasını kırdı ve sonraki günleri acı içerisinde şehirden, insanlardan çok uzakta bir huzurevinde yaşamaya başladı. Bakıcı olarak çalışan bir personel ona destek sağladı. Şehirden çok uzaktaki o huzurevinde onu birkaç defa ziyaret ettim. Çok acı çekiyordu kimsenin ilgilenmediğinden bu acıyla öleceğinden yakınıyordu. Bir defasında gönlünü yapmak için bir Ortopedi profesörü arkadaşımı alıp götürdüm. Geride kalan günleri acı ve hüzün içinde yalnızlıkla geçti. Dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 2009'da, Akyurt Yaşamevi'nde kalan Mesude Çağlayan'ı ziyaret etti ve Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatrolarının 60. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla uzun yıllar hizmet veren sanatçılar için hazırlanan altın madalyayı verdi. Ancak Mesude hanım bir süre sonra yalnızlık ve karanlık içinde 93 yaşında acılarla öldü.

Mesude hanım acılarla hayatını tamamladı ancak bana önemli bir şeyi öğretti. Penceredeki ışıklar. Her gün sıradan bir olay olarak gördüğümüz evimizi aydınlatan ışıklar hiç tahmin etmediğiniz kişiler için bambaşka anlamlar taşıyordu. Aydınlanma evimizin içinden başka bireylerin dünyalarına yansıyor, taşınıyordu. O yüzden pencerelerinizi kalın perdeler ile kapatmayın, siz gün ışığını görün başkaları da sizin ışığınızı görsün ve hissetsinler. Bazen farkında olmadan penceredeki bir ışık, bir görüntü ve hatta bir siluet bile bilmediğiniz bir insanın hayatında önemli anlamlar taşıyor ona hayat katıyor olabilir.

Sağlıcakla bol ışıklı bir dünyada kalın…


Okunma Sayısı : 670